MÜRSID-I KAMIL ve ÖZELLIKLERI
Âlimlerin örfüne göre, bütün ilim sahipleri kendi meslek alanlarinda derecelere tabi tutulmuslardir. Her biri Allah'a davet makami sayilan bu ulvi meslek, gerek ayet ve gerekse hadislerde övülmüs bir meslek olup, Peygamberligin subesi niteliginde ele alinmistir. Bundan maksat, Peygamberlerle Âlimlerin mesleklerinin ayni oldugudur. Ancak aralarinda tek fark, derece ve rütbe farkidir. Bunu böylece ortaya koyduktan sonra, Tasavvuf mesleginde Âlimler, Serzakir, Halife, Seyh, Üstad, Mürsid, Mürsid-i Kamil, Pir gibi kavramlarla tarif edilirler. Bu tarifler de seviyeye göre yapilan bir derecelendirme tasnifidir.
Mürsid-i Kamil zât o kimsedir ki, Ilme'l-Yakin'den, Ayne'l-Yakine, Ayne'l-Yakin'den Hakka'l-Yakine vasil olan, Cenab-i Zül celal Hazretlerinin zâtinda degil, sifatlarinda Fani olan, Rasulullah (sav) Efendimiz tarafindan da kendisine hil'at giydirilen, basina taç konulan, insanligi irsad etmek için manen görev verilen kimsedir. Kamil bir Mürsid, Velayet yahut Veraset nuruyla nurlanmistir. Bu sebepten ötürü Varis-i Nebi Makami ile sereflendikleri için, sekline, suretine seytanin giremedigi seçilmis zâtlardir.
Mürsidi Kamil, insanlari Allah-ü Teâlâ'ya vuslat etmek vazifesi olan ve Rasulullah Efendimize hakiki varis kilinmis kisidir. Böyle bir mürsid-i Kamil, yine üstadi olan baska bir mürsidi kâmil tarafindan yetistirilir ve bu üsdatlar silsilesi ta Rasulullah (sav) Efendimize kadar uzanir.
Her Mürsidi Kamil manevi olarak icazet alir. Mana âleminde Rasulullah (sav) tarafindan vazife ve icazet verildikten sonra, Rabbimiz ilmi ledünden onun kalbine akitir. Böylece Mürsidi Kamil, peygamber varisi olarak insanlarin nefis terbiyesine ve Allah'a vuslat bulmalarina vesile olur.
Mürsidi Kamil olan zâtlar, Hem zahir, hem de batin olarak Rasûlullah (sav) Efendimizin tamamen varisidirler. Mana âleminde icazetlerini Rasûlullah (sav) mühürlediginden bu zâtlar, mahfuzdurlar, yani hifz olunurlar.
Rasulullah (sav) Efendimizin:
Âlimler peygamberlerin varisleridir
Benim ümmetimin âlimleri Israil ogullarinin peygamberleri gibidir .(Aclûnî, Kesfü'l-Hafâ) buyurdugu zümre Mürsidi Kamillerdir.
Üstadimiz, sultanimiz, asrimizin manâ günesi Abdullah Baba (ks) Aziz Hz.leri Kamil bir zâtin mühim özelliklerinden bahsederken yine söyle buyurdular;
Mürsidi Kamil olan zâtlar kabirde çürümezler, Mürsidi Kamil olan zâtlardan bazilari, Allah-ü Teâlâ Hz.lerinin Cemal sifatina mazhar olurlar bazilari da Celal sifatina mazhar olurlar. Öyle ki Celal sifatina mazhar olan evliyanin kabirlerinin yerini dahi degistiremezler. Mürsidi Kamil zât kendisine müntesip olan kisinin son nefeste kelimeyi sahadet söylemesine, imanli gitmesine vesile olur, Rabbimiz bana vesile ile gelin buyuruyor. Allah(cc) ve Peygamberler(as) arasinda Cebrail (as) vesile oldu, Peygamber (as ) de Allah (cc) ile insanlar arasinda vesile oldu, Efendimiz (sav) Hadisi seriflerinde;
Muhammed'in nefsini elinde bulunduran Allah'a yemin olsun ki, hiç süphesiz, Allah'u Zülcelal'in en sevgili kullari; Allah'i kullarina, kullari da Allah'a sevdiren, yeryüzünde hayir ve nasihat için dolasanlardir (Beyhaki) buyurmustur.
Mürsidi Kamil olan bir zât Allah'in izni ile ve indi ilahiye deki degeri hürmetine dervislerine Ahirette üç türlü yardimi olur.
1. Sirat köprüsünde
2. Mahser yerinde
3. Peygamberimizin Livaül Hamd sancagina götürmek için vesile olur.
Efendimiz (sav) Hz.leri;
Benim ümmetimden çok büyük bir topluluga sefaat eden olacaktir. Yine benim ümmetimden bir kabileye sefaat eden olacaktir. Yine benim ümmetimden birkaç kisiye sefaat eden olacaktir. Taki(hepsi)cennete gireceklerdir .(Tâc) buyurmustur.
Üstadimiz Abdullah Baba Hz.leri devaminda söyle buyurdular;
Rasulullah Efendimiz (sav)bir Mürsidi Kamile görev verirken üç seyi de yaninda verir. Bir kamçi, bir kitap veya bir ayna verir, dervislerini gösterir, bir çanta içinde ameliyat aleti verir, eger sana tâbi olanlardan göz zinasi varsa gözünü ameliyat et, sehveti varsa sehvani arzusunu al buyurur ama o kisinin talip olmasi lazim, verilen reçeteleri yerine getirmesi lazimdir.
Hatirlatma; Üstadimizin burada bahsettigi malzemeler dünya aletlerine benzemez insanlar tarafindan anlasilsin diye bu ifadeler kullanilmistir, keyfiyeti ehline malumdur
Üstadimiz Abdullah Baba (ks) Aziz Hz.leri burada bir Kamil Mürsidin mana ikliminde nasil bir liyakat elde ettigini kendi tecrübesi ile ortaya koymus bulunuyorlar. Mürsid; kendisi ilim ve amel bütünlügü içerisinde sahsi olgunluga eristigi gibi, halki da bu minval üzere egitip yetistiren kimse demektir. Mürsidlik makami, hakikatte Allah'a davet makamidir. Mürsid; Allah'a davet hususunda Peygamberlerin varisi durumundadir. Mürsidler, Peygamberlerin sundugu bu Ilahi mesajlari Ser'i ölçülere göre yorumlayan kimselerdir. Nitekim böylesi zâtlarin sürekli var olacagi, Kur'an'da su ayetle belirtilir:
Bizim yarattiklarimizdan öyle bir Ümmet vardir ki, bunlar, daima Hak'ka ileten ve Adaleti Hak ile yerine getiren kimsedirler . ( A'raf /181)
Mürsid-i Kamillerin bir baska özelligi de Kalp mütehassisi olmalaridir. Üstadimiz bu konuda buyurdu ki:
Mürsid-i Kamil olan zâtlarin dervislerinden hal ehli olan olursa, o dervis kalpten anlarsa, dünyanin neresinde olursa olsun dervisi ile kalben konusur. Kalpten anlamayan olursa, ona da lisanen konusur. Her ikisinde de konusma yetkisi vardir. Sükût ettigi halde, basireti olan, hali anlayan, nerede dervisi varsa, maneviyati varsa, onunla görüsür, sorusuna cevap verir. Anlamiyorsa lisanen söyler bu da kulaga hitab eder.
Allah-ü Teâlâ'nin bu zâtlara ihsan ettigi sayisiz nimetlerden biri de budur. Abdülaziz Debbag Hazretleri, Ahmed b. Mübarek Hazretlerine: Seni günde bes yüz defa gönlümde hatirlamazsam, Allah katinda dereceden düserim der. Ahmed b. Mübarek de: Üstadimiz bize öyle yakin olurdu ki, bazi zaman O'nun mübarek nefesini yanimda hissederdim demektedir. Demek ki Velilerde bu haller vardir. Bundan sonra buyurdu ki:
Mürsid-i Kamil olan bir zâtin dervisleri ayri ayri ülkelerde, sehirlerde, köylerde, kasabalarda olursa olsun, eger sikintiya düsseler veya sekerat halinde olsalar dahi, Allah'in izni ile o dervislerinin hepsine ayni anda yetisebilecek maneviyati vardir.
Mürsid-i Kamil zâtlarin mühim özelliklerinden biri de, Allah'in izni ile Allah'in kullarina manen yardimci olmalaridir. Esasen onlarin sahsinda zuhur eden bu hadisenin yaraticisi Allah'tir. Ancak Rabbimiz onlari bu konuda vasita kilmis olmaktadir. Burada asil olan, Allah'in merhametidir. Allah-ü Teâlâ kullarina merhameti ile muamele etmek ister. Bunun için de, salih kullarinin muhabbet ettiklerine, Allah (cc) da muhabbet eder.
Mürsidi Kamil olan zâtlarin bir baska özelligi de her yaptiklari isi manevi müsaade ile yapmalaridir. Zira Onlar yeryüzünde Hakkin görünen yüzüdür. Allah-ü Teâlâ Hz.leri bu kullarini muhafaza eder ikaz eder.
Müslümanlar asirlardir yol gösterici Mürsidlerin rehberligi ile Dinlerini yasama ve yasatmaya gayret etmislerdir. Zira geçmis ümmetler bu esasa riayet edemedikleri için Dinlerini tahrif edenlere mani olamamislardir. Ama bu Ümmet, Din büyüklerine duyduklari güven sayesinde, her seye ragmen dinlerini ayakta tutabilmektedirler.
Niçin Mürsidi Kamile Ihtiyaç
Vardir
Kulun yüksek makamlara erismesi, ancak su iki seyden birisi ile mümkün olur: Ya Ilahi bir cezbe, ya da Sadiklardan olan seyhlerden birinin elinde sülûk etmekledir. Hususi bir cezbe herkes için söz konusu olmayabilir. Fakat digeri için bir engel yoktur. Bir Mürsid-i Kamil'in elini tutup hizmetine girildigi, emirleri tutulup canla, basla çalisilmaya baslandigi zaman, salik, sanki annesinden yeni dogmus gibi olur. Artik Mürsidi onun manevi babasi ve terbiyecisidir. Allah'a giden yolda yegâne vasitadir.
Tasavvuf yolunun büyükleri, Allah'a giden yolda kendisine yol gösterecek, rehberlik edecek seyhin, Allah'in kapilarindan bir kapi olduguna isaret etmislerdir. Bu yola giren bir kimsenin, seyhini böyle görmesi, müridligin ilk basamagidir demislerdir. (Adab) Imam-i Sa'rani'den yapilan bir açiklamaya göre; Ehl-i tarik, insani Allah'in huzuruna kalb huzuru ile çikmaktan men eden kötü sifatlardan temizlenmeye irsad edecek bir mürsid-i kâmile intisab etmenin mutlaka zaruri oldugunda icma ve ittifak etmislerdir diye bildirilmistir. (Adab)
Mürsidi Kamile bir Peygamber gibi vahiy gelmiyor. Ve bir Peygamber gibi vahiy teminati altinda da degildir. Bundan kasit, bir Peygamber gibi mucize ortaya koymak mecburiyetinde görülemezler. Bununla beraber onlar Allah'in ordularindan bir ordudur. Allah'in ordulari ise, O'nun bilgisi dâhilindedir. Nitekim:
Rabbinin ordularini kendisinden baskasi bilmez. Ve o insan için ancak bir ögütten ibarettir . (Müddesir /31) buyurulur.
Bazi bilginlerin açiklamasina göre Rabbin Ordulari'ndan maksat bunlar Allah'in Velilerini olusturan topluluktur. Asirlardir onlarin Islam toplumundaki serefli yerini ve faziletlerini, gerçek ilim adamlarindan kimse inkâr etmemistir. Rabbimiz (cc) buyurur ki:
Dikkat ediniz! Allah'in velileri için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olmazlar (Yunus /62)
Öyleyse, kendini bos seylerle oyalama. Bu yolun yol kesicilerine takilarak, gerçek saâdetten mahrum olma. Bilgisi kendisine fayda saglamayan, Islam'in edeb kültüründen mahrum ve nasipsiz kimselerin telkinleri seni oyalamasin. Faziletine inandigin bir mürsidin himmetine erismek için acele etmelisin.
Peygamberler ile (Allah cümlesine salât etsin) Evliyaullah'in meslekleri aynidir. Aralarindaki tek fark, Peygamberlerin ihtisas sahibi olmalari, delil ve hüccet getirmede mucizeye kadir olmalari ile Evliyaullah'in onlara bagli bulunmalaridir. Nasil ki peygamberlerin yolunu kesen yol kesiciler varsa, Allah dostlarinin kapisina giden yolu kesenler de eksik olmayacaktir. Mevlana Halid el-Bagdadi (ks) der ki:
Kalb ehli tarafindan gözetilmek isterseniz, inkâr ehlinin sözlerine kulak asmayiniz. Allah (cc)'un bir kulundan yüz çevirdiginin alametlerinden biri de, O kulun velilerin haysiyet ve sereflerine dil uzatmasidir. Bu söz büyüklerin kelamidir. Kim velilerin aleyhinde konusulan sözlere kulak verirse, o da onlardan sayilir.
Yeryüzü kiyamete kadar Allah'in evliyasi ile sereflenecektir. Evliya Velinin çoguludur. Veli ise, araya isyan karismamak üzere taati devam eden kimsedir. Bir baska manada ise Veli, kendisine Allah'in ihsani araliksiz olarak devam eden kimsedir. Bir kimsenin hakikatte Veli olabilmesi için, bu iki vasfin gerçeklesmesi lazimdir. Peygamber nasil masum ise, Velinin de Allah tarafindan korunmus olmasi lazimdir. (Reddü'l-Muhtar )
Mürsid-i kâmil olan zâtlar hakkinda söylenmesi gereken söz; onlarin vasiflarinin Allah Teâlâ'nin korumasi altinda oldugunu kabul etmektir.
Mürsid-i Kamiller Allah'in yeryüzündeki eminidirler. Onlarla beraberlikte çok hayir ve bereket vardir.
Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve sadiklarla beraber olun (Tövbe/119)
Mürsid-i Kamiller kalp mütehassisidirlar. Kötülügü emreden nefsin hile ve desiselerine karsi gelistirdikleri metodla, kalpleri tamir etmede Allah onlara kabiliyet vermistir. Sen, dinin emrettigi farzlari, vacibleri ve diger hususlari, bir fikih âliminden alip ögrenebilirsin. Mesela Islam akaidini bir kelam âliminden ya da Ilm-i Kelama ait bir eserden ögrenebilirsin. Ama kalbinde olusan firtinalari, Kamil bir Mürsidin verecegi bir reçeteyle durdurabilirsin. Alimlerin ihtisas alanlari degisik degisiktir. Nasil ki kalp doktoru, ameliyat doktorunun sahasina karismazsa, bilginler de, kendi ihtisas alanlarini asan hususlara girmezler. Girmemelidirler. Çünkü bu Fizik ilmi degildir. Din ilmidir. Bu bakimdan, asrin getirdigi birtakim tereddütler, kalplerde olumsuz etkiler meydana getirmektedir. Bu tereddütleri gidermek için, mutlaka bir mürside ihtiyaç vardir. Efendim böyle bir zamanda bunlara ne gerek var! Denilemez. Gerçek saâdete, ilim ve amel bütünlügü ile ulasilir. Bu bütünlük, kalpte gelismedikçe, bedene tesiri olmaz. Öyleyse, vasiflarini belirttigimiz Mürsid-i Kamillere giderek, bu ihtiyaç giderilmelidir.
Asrimizin mana sultani yolumuzun isigi Üstadimiz Abdullah Baba (ks) Aziz Hz.leri Mürsidi Kâmile olan ihtiyacin önem ve ehemmiyeti hakkinda söyle buyurdular.
Bazi âlimler, ulemalar Kuran'a ve sünnete bagli oldugu müddetçe ehli tasavvuf gibi yasayanlarda da Cenabi-i Zül celal Hazretlerinin evliyasi olur, diyorlar evet dogrudur. Fakat bu nadirattandir. Tarikata girenler ile girmeyenlerin arasindaki fark dagdaki olan meyveyle bahçedeki olan meyvenin arasindaki fark gibidir, çünkü bahçede yetisen meyvenin bir bahçivani olur. Topragini havalandirir, temizler gübresini atar suyunu verir, asisini yapar. Çiçeklendigi zaman onun flitini verir, haserelerden korur. Mümbit bir sey olur.
Ama diger taraf da kendi basina zikreden, ne nefsi levvamede oldugunu bilir ne mülhimede oldugunu bilir. Oda meyvedir ama bu meyve kendiliginden olur, sahibi olan meyve gibi olmaz. Doktoru olan hastayla doktoru olmayan hasta gibidir. Doktoru olan hasta ilaçlarla ameliyatla tedavi olur. Doktoru olmayan da sabir Allah sabir Allah der. O hastaligi çeker. Yinede Allah'a dost olur ama çeke çeke gider.
Mürsidi Kamile bagli olan ise sihhatli gider. Baska bir misal verecek olursak; nasil devletin askeriyesi varsa nasil orduda bir çavusun, onbasinin, basina bir sikinti gelse bir tehlike olsa o ordunun generali hemen emir verir ve birden o sikinti çözülür. Sivilde ise kahvede birini öldürseler onun katilini bile bulamiyorlar. Niye, sahiplenen yok Degil mi. Iste Tarikata giren insanda manevi askerdir. Manevi askerinde bir arayani olur. Maneviyat, evliyaullah da onlari arar, onlari kollar ve gelecek hadiseleri onlara bildirir ve uyarir aradaki fark budur.
Yunus Emre Hz.leri Seyhi Olmayanin Seyhi Seytandir buyuruyor.
Bu sözün manasi sudur. Müslüman eline bir mecmua aliyor, kalbin açilmasi için bin defa Ya Fettah çekeceksin ve yahut isinin olmasi için su kadar esma çekeceksin diye okuyor. Bu arada ruhi sultani genisliyor ama bu seferde nefis ve seytan daraliyor. Daraldigi içinde Allah'in varligina birligine sek süphe yaptirmaya basliyor. Akli fikrine, fikride kalbine diyor ve konusmaya basliyor. Seytan ve cin bu insana musallat oluyor. Onun için insana bir rehber gerekiyor. Bizlere Fikih ilmi ile isik tutan mezhep sahibi büyük imamlarimiz dahi bu manevi ihtiyacin gerekliligini anlamislar.
Imam-i Azam Ebu Hanife Hazretleri, Bu mübarek, Cafer-i Sadik Hz.lerine intisap etmis ve su sözleri söylemistir:
Ömrümün son iki senesinde, Cafer-i Sadik Hazretlerine intisap etmeseydim, hüsrandaydim, buyurmustur. Buradaki, hüsran olmak manasi, yanlis anlasilmasin, ahiretini kaybetmis anlaminda degildir. Ancak buna su sekilde bir örnek verebiliriz.
Nasil ki, askeriyede, bir astegmen, albayliga kadar yükselebiliyor, ondan sonra general olabilmesi için kurmaylik sinavina girmesi gerekir. Yoksa general olamaz, albayliktan emekli olur. Ayni bunun gibi, maneviyatta da, erinden generallige kadar gidilir. Iste manevi general olabilmek için, Allah'a vuslat bulmak için, illaki bir gönül dostu, bir mürebbi sarttir. Iste, Imam-i Azam Hazretleri de, bir gönül dostu olan, Cafer-i Sadik Hazretlerine intisap edip, tabi olmus. Kendisine manevi haller, kesif ve kerametler verilmis, o nese ve muhabbet ile Hakk'a âsik olmustur. O'na, dost, Muhammed-il Mustafa ya yar olmustur. Kendisi bu güzellik ve hakikati, ancak Cafer-i Sadik Hazretlerine intisap ettikten sonra, ona tabi olduktan sonra, yakalamis ve onun için bu ask ve vecd halinden uzak geçen ömrünü, hüsrana ugramis olarak nitelendirmistir.
Ayni sekilde, yine, mezhep sahibi olan, Imam-i Safi Hazretleri ve Imam-i Ahmet bin Hanbel-i Hazretleri de, Ümmi bir zât olan, Seyban-i Rai (ks) Hazretlerine müntesip olmuslardir.
Yine büyük Âlim ve Müfessir olan Imam Sarani Hz.leri de Ümmi bir zât olan Ali Havas (ks) Hz.lerine intisap etmistir. Hem Mezhep imamlarimiz da, hem de diger büyük ilim sahibi imamlarimizda da tarikat'a suluk edenler çoktur. Çünkü Tarikat Seriat'tan ayri bir sey degildir. Beraberlerdir.
Hakikate ve marifetullah'a ulasabilmek için ancak gerçek bir Mürsidi Kâmilin terbiyesinden geçmek gerektir.
Mürsid-i Kamile Görev
Verilisi
Üstadimiz Abdullah Baba Hazretleri buyurdular ki:
Mürsid-i Kamil olan zâta Peygamberler (as), Piranlar ve diger Evliyaullahin huzurunda görev tevdi edilir. Bu görev IRSAD vazifesi hakkindadir. Bundan maksat, hepsinin bu zâti tanimasi ve bilmesidir.
Bütün Mürsid-i Kamil zâtlar bu mana ikliminde Maneviyat ehlinin huzurunda, Rasulullah (sav)'in onayi ile bu yüce vazifeye tayin olmuslardir. Nitekim Üstadimiz dahi bu usul ile vazifelendirildigini söylerdi. Ehlullahin bu durumunu adeta tasvir eder manada buyurulan bir hadis vardir ki söyledir:
- Allah bir kulunu sevdiginde Cebrail (as)'a, söyle seslenir:
- Ben filan kulumu sevdim. Onu sen de sev! der. Cebrail (as)'da o kimseyi sever. Ve ayni seyi Semada ilan ederek:
- Allah (cc) filan kimseyi seviyor, siz de seviniz der. Sema ehli de onu severler. O kimsenin sevgisi, dünyada bulunanlara arz edilir. Allah bir kuluna bugz ettigi zaman da Cebrail (as)'i çagirir ve:
- Ben filan kimseye bugz ediyorum, sen de bugz et! der. Cebrail (as)'da bugz eder. Sonra sema ehli arasinda:
- Allah filan kimseye bugz ediyor, siz de bugz ediniz! diye çagrida bulunur. Onlar da bugz ederler. Sonra bu kisi, yeryüzündekilere bugz edilmek üzere arz olunur. ( Tacü'l-Usul)
Allah dostlarina karsi insanlarin sergiledikleri sevgi, esas olarak bu hadiste bahsi geçen noktadir. Özellikle Kamil Mürsit'lerin halk üzerindeki nüfuzlari, böyle manevi bir destek sebebi iledir. Tasavvuf ehli bu konuda bu hadisi delil getirmislerdir. Üstadimizin bahsettigi bu husus, Rasulullah (sav) Efendimizin belirttigi bu hadisin pratik bir yorumu niteligindedir.
Bundan sonra Üstadimiz Mürsid-i Kamil zâtlarin, Manevi Ameliyat oluslarindan bahsederek söyle buyurur:
Mürsidi Kamillere görev verildigi zaman, Allah Teâlâ kendi evlatlarina olan sevgisinin bir baska boyutunu, kendisine uyan Talib ve Müridleri hakkinda kendisine verir. Böylece Taliplerini de kendi evlatlari gibi severler. Kamil-i Mürsidlik göreviyle birlikte, Taliblerine karsi cinsel bir duygu hissetmez. Kendisinden bu tür sevgiler tamamen alinir.
Üstadimiz Abdullah Baba Hz.leri, Kamil Mürsidlerin gerçekten çok ayri bir özelligini belirtmistir. Eskiden Osmanli Devleti zamaninda, Mesihat Dairesi tarafindan bütün Seyhler teste tabi tutulur ve bu testin neticesinde O Seyh hakkinda müsbet veya menfi bir karara varilirdi. Ele alinan meselelerden biri de bu Manevi Ameliyat konusudur. Bu gün böyle bir müessesenin yoksuzlugu sebebi ile bu müesseseler basibos bir halde seyredip gidiyor.
Bu nokta oldukça mühim bir noktadir. Dinde kendisine güven duyulacak, yüzüne bakildigi zaman Allah ve Resulü hatirlanacak, bakislarinda ibret, halinde heybet, sözlerinde hikmet olgusu olacak kimseler, iste bunlardir. Buna da manevi bir lütuf olmazsa, insanin bu kivami elde etmesi mümkün degildir.
Her safiye makamina gelen zatlar Mürsid-i Kamil olmaz. Ancak Peygamber (sav) Efendimizin vazife verdigi kisiler müstesna. Iste nefsi safiye makamin da olup ta irsad ile görevlendirilmeyen fakat nefis meratiplerini tamamlamis zevata Kümmeliyni Veliyullah denir.
Bir kâmili mürside manen görev verilmesi su sekilde açiklanmistir.
Hazreti Seyyidil Enbiya aleyhisselatü vesselam Efendimiz'in izin ve icazetleri ile bütün ümmeti Muhammed'in terbiyesi hususu, kendisine Allah-u Telanin ihsani olur. Bu göreve memurlardir.
Böyle bir zâti serife, bu görev ihsan olunacagi zaman, Cenabi Zül Celal ve Tekaddes Hz.leri tarafindan Hizir Aleyhissselama isaretle:
Falan oglu filan kuluma, ihsan eyledim. Var müjde eyle emri ile Hz. Seyyid-il Enbiya'ya gelir:
- Ya Resulallah! Ümmetinden filan oglu filana, Allah-u Teâlâ hilafeti ihsan buyurdu. Ne emriniz olur? der.
Fahr-i Âlem (sav) Efendimiz Hz.leri, Hizir (as)'a yesil bir hilat vererek;
- Var, bu hil'ati o zâta giydir ve kendisini alip buraya getir, diye emir buyurur.
Hizir (as), hil'ati alarak o zâta götürür ve:
- Rasulullah (sav) Efendimiz size selam etti. Bu hil'ati gönderdi. Tarafi Ilahiden size hilafet ihsan olundugunun müjdesi ile geldim. Buyurun sizi bekliyorlar, der.
O zât-i Serif; Bas üstüne diyerek, hiç beklemeden Rasulullah'in huzuruna varir ve görür ki; bir yüce divan kurulmustur. Kalem yazmaga, dil anlatmaga kaadir olamaz Hz. Peygamber Aleyhi vesellem Efendimiz, türlü mücevherler ve kiymetli taslarla bezenmis bir yüce kürsü üzerinde oturmaktadirlar. Saglarinda ve sollarinda bütün Enbiya-i-Izam ve Resulü Kiram aleyhimüsselatü vesselam, Cihari Yâri Güzin ve bütün ashabi kiram ridvanullahi aleyhim ecmaiyn Efendilerimizle, bütün pirler, kutuplar ve Ehlullah (ks) Hz.leri, her biri mertebelerine göre gayet süslü birer kürsü üzerinde oturmaktadirlar.
O anda; Hazreti Fahri Kâinat Efendimiz, huzuru saâdetlerine getirilen zât-i serif'i bizzat karsilarina alip teveccüh buyururlar. Bu teveccühlerinde, bütün fiillerini, sözlerini ve amellerini, yani siyret-i seniyyelerinin tamamini ihsan buyururlar ve kendi hallerini bütün, bütün giydirirler.
Daha sonra, o zâta mücevherle süslü yesil bir Hilat-i serif giydirerek, mübarek baslarina yine mücevherli bir Tac-i Serif koyarlar ve üzerine bir de mücevherli sorguç takip, buyururlar ki;
Cenabi Kadir-i Kayyum, tarafi ilahiyyesinden sana Mürsidi Kamillik ihsan buyurdular. Bizim dahi halifemizsin. Bütün ümmetimin terbiyesi, uhdene verilmis ve havale edilmistir.
Daha sonra eline, terbiye aletlerinden bir cendere, bir kamçi, ayaktan ve boyundan baglamak için birer kement ihsan buyurur. ( Bunlar birer tabirdirler. Bunlari, dünya aletleri ile kiyaslamamalidir. Bu aletlerle terbiye edilmeleri gerekenler, batida olsalar, dogudan yetisip ayni anda icra buyurabilirler.)
O zâti serif için büyük mecliste hazirlanmis bulunan makami Mürsidi Kamil olan irsat postudur ki, ona oturmasi emrolunur ve esrefi mahlûkat (sav) Efendimiz Hz.leri, el kaldirarak bir yüce dua ederler;
Bismillahirrahmanirrahim
Allahümme yâ mâlik-er-rikab. Yâ müfettih-el-ebvâb.. Ve yâ müsebib-el-esbâb heyyi lenâ sebeben lâ nestatiy'u lehu taleben.. Allahümmec'alnâ mesguliyne bi-emrike âminiyne bi-ahdike âyisiyne min halkike ânisiyne bike müstevhisiyne an hayrike radiyne bi-kada'ike sâbiriyne alâ belâ'ike sâkiriyne le-ni'mâ'ike mütelezziziyne bi-zikrike ferihiyne bi-kitabike münâciyne bike fi ânâ'il-leyli ve etraf-in-nehâr mübgiziyne lid-dünya muhibbiynelil-âhireti müsyakiyne ilâ lika'ike müteveccihiyne ilâ cenâbike müsta'iddiyne lil-mevti.. Rabbenâ âtina mâ ve adtenâ alâ rüsûlike ve lâ tuhzinâ yevm-el-kiyameti inneke lâ tuhlif-ül-mi'âd..
Allahümmec'al tevfike refikenâ ves-sirat-el müstakime tarikenâ.. Allahümme evsilnâ ilâ makasidinâ ve tüb aleynâ inneke ent-et-tevvâb-ür-rahiym.. Allahümme bike asbahnâ ve bike emseynâ ve bike nahyâ vi bike nemûtü ve ileyk-el-masiyr.. Allahümme erinel-hakka hakkan verzuknâ ettiba'ahu ve erinel-bâtila bâtilen verzuknâ ectinâ-behu teveffenâ müzlimiyne velhiknâ bis-salihiyn.. Vedfâ'annâ serrez-zâlimiyne ve esriknâ fi dua-il-mü'miniyn.. Ve kinâ Rabbenâ serre mâ kadayte.. Allahümmagfir li-ümmeti Muhammed.. Allahümmansur ümmete Muhammed.. Allahümmerham ümmete Muhammed.. Allahüm-mahfaz ümmete Muhammed.. Allahümme ferric an ümmeti Muhammed.. Allahümme tecavez an ümmeti Muhammed.. Allahümme yâ Habib-et-tevvâbiyne tüb aleynâ ve yâ emân el-ha'ifiyne âminnâ va yâ delil-el-mütehayyiriyne düllenâ ve yâ hâdiyeel-mudilliynehdinâ ve yâ giyas-el-tâ'recâ'enâ ve yâ râhim-el-asiyn-erhamnâ ve yâ gafir-el-münnibiyne igfir lenâ zünübenâ ve kefir annâ seyyi'atinâ ve teveffenâ mâ-al-ebrâr.. Allahümme nevir kulûbenâ.. Allahümmesrah sudurenâ.. Allahüme yessir umurenâ.. Allahümmestür uyubenâ.. Yâ hafiy-yel-eltâf neccinâ mimmâ nehaf.. Allahhemgfir lenâ ve valideynâ ve li-üstâzinâ ve li-mesâyihinâ ve li-ihvanina ve li-ashabinâ ve li- ahbabinâ ve li-asâ'irinâ ve li-kabâ'ilinâ ve limen lehu hakka aleynâ ve limen vessanâ bid-dua'il-hayri ve li-cemi-il mü'miniyne vel-mü'minât vel-müslimiyne vel-müslimât el-ahyâ'ü minhüm vel emvât.. Allahümmahvezna yâ feyyazü min cemi-il belâ'i vel-emrâz kâffeten bi-rahmetike yâ ehram-er-râhimiyn
Efendimiz (sav) Hz.lerinin bu yapmis olduklari duaya orada bulunanlar (Âmin)diyerek ellerini yüzlerine sürüp (Fatiha) buyururlar.
Duadan sonra O zât-i serifin hilafet müddetince irsat edecegi zevattan, zamaninda ne kadari geçecekse ( Ehlullah, inabe alacak dervisleri) bu yüce mecliste Rasulullah'in huzuruna çagirilarak emir ve icazetleri ile o zâtin ellerini öperler ve kendisine biat ederler. Bu is tamamlandiktan sonra O Zât-i serife:
Var; ümmetimi diledigin gibi terbiye ederek Hakka ulastir, diye izin ve ruhsat verilir.
Bu suretle, Rasulullah'in icazetiyle hücrelerine gelir ve otururlar, kendilerine ismarlanan memuriyetlerinin icrasi ile mesgul olurlar.
Kendisine ihsan olunan terbiye aletlerinden cendere tabir edilen, o zât-i serifin batininda bir alet olup (zahir cenderesi gibi degildir) ; belki, Allah-ü Teâlâ'nin ihsani olan Mürsid-i Kamilligin gerektirdigi bir keyfiyettir. Terbiye edilen kimse, doguda veya batida olsa, Mürsidi Kamil nuru ile kendisinden ziyade haline vakif olur ve o anda o kimsenin batinen el ve ayaklarini baglayip bir yere götürür. Yani tespih böcegi gibi tortop edip cenderenin içine koyar. Agzini sikica baglar ve bu hal ile sikar. Bunu zahirde görmek mümkün degildir. Içerisinin yagi erir. Bazisini kamçi ile bazilarinin el ve ayaklarina kement ile bag vurur gibi, bazilari da yular gibi boyunlarindan ve agizlarindan baglanirlar. Terbiyeleri neyi gerektiriyorsa öyle yaparlar.
O zât-i serif, zerreye varincaya kadar her seyi görür. Kendisi için örtülü, kapali bir sey yoktur. Bir müridi batida, bir müridi de doguda bulunsa ve kendileri de ortada bir yerde olsalar, müritlerinin ikisine birden Emr-i Hak vaki olup son demlerinde iblis bunlara musallat olsa, hilafet nuru ile bu hali görürler ve bunlari Iblis'in serrinden kurtarirlar.
O zâta göre kendisinden gizli bir sey yoktur. Ister yakin ister uzak ister gece ister gündüz olsun O'nun için birdir. Her kisinin haline vakiftir. Kisinin kendi halini kendisinden daha iyi bilirler. Nereye uzansa yetisir, nereye dilerse yakin veya uzak ayak basarlar. Göz açip kapayinca kadar, nereye dilerse ve neyi görmek isterse görürler. Onun için gizli ve sakli bir sey olmaz. Her yerde bulur ve bilirler. Herhangi yerde olursa hazir bulunur, kusur ve tecellisine göre terbiye ederler. Dilerse; bir müridini bir bakista VASILI ILALLAH eder. Etmediginin, mutlaka bir illeti ve hikmeti vardir. Bazilari, tez vakitte VASILI ILALLAH olurlar. Bazilari ise, uzun zamanda vuslat bulurlar. Zira o Zât-i serif daima, Rasulullah'in huzurunda bulunur. Bu sebeple, her ne ki diler ve islerse, Rasulullah'in izin ve ruhsati iledir. Kendiliginden bir sey dilemez ve islemez.
Iste bu hallerle hallenmis ve sifatlanmis olan zât-i Serif; bulunabildigi takdirde, bütün cisimleri altin haline getiren KIBRIT-I AHMER adi verilen olagan üstü kuvveti haiz cisim nevi'dendir.
Evliya, üç türlü olur.
Birincisi;
Allah-u Teâlâ Hazretleri onu sever. Allah bilir, kendisi ise bilmez.
Ikincisi;
Hem Allah-u Teâlâ Hazretleri bilir, hem de kendisine bildirir.
Üçüncüsü ise;
Buna da Ulul Azam Evliya denir. Hem Allah-u Teâlâ Hazretleri bilir, hem kendisi bilir, hem de evliya oldugunu umuma bildirir.
Evliyalar iki hal üzere olurlar; birincisi Allah'i seven, ikincisi ise Allah'in sevdigi evliyadir. Birinci evliya durumunda olan yani Allah'i seven evliya; Belli bir yasa kadar hata islemis günah islemis, eskiya, harami, alkolik gibi durumlarina pismanlik duyup tövbe etmis ve nefsi ile çetin mücadelelere girip, Allah'a dost olmustur.
Ikinci Evliya ise ezelden temiz gelir Cenabi Zül Celal Hz.lerine ve Habibine tam bir teslimiyet gösterir, Günahi Kebair'den ve gafletten uzak olarak büyür. Ilahi Muhafaza altinda olur. Bu tür evliyaya'da Allah'in sevdigi evliya denir.
Günümüz de, insanlarin tasavvuf ile ilgili aklina takilan konularin basinda gelenlerinden bir tanesi de sis burhanidir. Ancak, insanlar bu konu hakkinda yeteri kadar bilgi sahibi olmadiklari ve bu konuya karsi kesin sartlanmis olduklarindan, dolayi böyle bir burhani inkâr etme yoluna sapip, bilmeden hataya düsmektedir.
Bu sebeple sis burhaninin nasil ortaya çiktigini ve nereden geldigini Üstadimiz Abdullah Baba (ks) Hz.lerinin ifadeleri söyledir;
Ahmed-el Rufai Hz.leri Hicri 555 (M. 1160) senesinde ilk hac vazifesini eda etmek için kutsal topraklara gider.
O yil hacca gelenler arasinda Sultan'ül Evliya Abdülkadir Geylani Hz.leri de vardir. Gavs-ül Azam Geylani (ks) Hz.lerinden baska birçok âlim, arif ve evliyaullahta hac vazifelerini yerine getirmek amaciyla orada bulunmaktadirlar.
Ahmed-el Rufai Hz.leri hac farizasini ifa ettikten sonra dedesi Resul-u Ekrem(sav) Efendimizin Kabr-i serifini ziyarete gider.
Medine-i Münevvere'ye yaklasinca ayaklarindan ayakkabilarini çikarir, yalinayak yürümeye baslar.
Bu hal ile Ravza-i Mutahhara'ya gelir. Rasulullah (sav) Efendimizin kabri önünde kibleye dönüp durur. Ve:
- Esselamü Aleyküm Ya Ceddi! diye selam verir. Selamina mukabil Fahri Kâinat Efendimiz (sav) kabr-i seriflerinden:
- Ve Aleyküm Selam Ya Veledi buyururlar.
Rasulullah Efendimizin, selami aldigina orada bulunan tüm hacilar isitir ve sahit olurlar. Bu hadiseden sonra kendinden geçen Ahmed-el Rufai Hz.leri dizlerinin üstüne oturur ve su beyti okur;
U zakta iken gönderiyordum ruhumu
Benim vekilim olarak öpüyordu topragini
Bu bedenlerin nöbetidir, simdi bedenler huzurda
Uzat elini nasibini alsin dudaklarim
Iste bundan sonradir ki; orada bulunan tüm ariflerin, evliyalarin ve diger huccacin gözleri önünde Rasulullah (sav) Efendimizin nurlu eli görünür. Ve Ahmed-el Rufai Hz.leri o mübarek eli öpme serefine nail olur. Tam bu sirada aleni bir sekilde yasanan hadiseye, sahit olan huccac çigliklar atarak sevke gelirler. Elinde biçak tutanlar, ellerini keserler. Kimi kilicini kendine saplar. Kimide o halin saskinligindan önünde duran atese elini koyar. Fakat Allah-ü Teâlâ Hz.lerinin lütfu ilahiyesi ile ne biçaklar, ne kiliçlar keser, ne de atesler yakar. Bu hadisenin ask ve muhabbetinden Rufai Hz.leri yüksek bir sesle:
- Benim üzerimi çigneyin, deyince, Orada bulunan Gavs-ul Azam Abdülkadir Geylani Hz.leri:
- Ya Ahmed Rufai! Allah'a dua et, yolunun delili olsun der.
Rufai Hz.leri hemen ellerini semaya açar, Cenab-i Zül Celal Hz.lerine söyle dua eder:
Ya Rabbi! Bu bahsettigin olayi kiyamete kadar benim dergâhima delil olarak ihsan eyle, bu benim dergâhimin burhani olsun. Ve Bi Iznillahi Teâlâ duasi makbul ve kabul olur.
Bu burhanlarin Müslümanlara ve tüm insanlara büyük faydasi olmaktadir. Mesela Kur'an-i Kerimde Hz. Ibrahim (as)'in atese atildigi fakat Allah'in emriyle atesin onu yakmadigi beyan olunmaktadir. Müslümanlarin atesin yakmadigini, zikrullahla beraber sergilemeleri, Hz. Ibrahim (as)'in mucizesini günümüze tasimakta ve ona olan inancimizi kuvvetlendirmektedir.
Hz. Ismail'i kurban ederken, Hz. Ibrahimin biçagi bogazina bastirdigi halde kesmedigine yahut bir harpte gözüne isabet eden okla gözü çikan sahabinin gözünü, Hz. Peygamberin (sav) tamir ettigine her Müslüman inanir. Ama bunda tereddüt eden birisini Rufailerin Sis burhanina götürdügünüz zaman hakikati kabul edecektir.
Su iyi bilinmelidir ki; Bu tür burhanlarin cümlesi Ahmed-el Rufai Hz.lerine aittir. Onun hürmetine, duasi kabul olundugundan dolayi gerçeklesmektedir.
Üstadimiz Abdullah Baba Hz.leri buyurdular ki:
Bu burhanlarin duasi vardir ve burhanin verilmis oldugu kisi burhani (duasini ögretmek suretiyle) bir baskasini da verebilir. Burhanin verildigi kisi eger Hak'dan ayrilmis bir halde olsa bile ondan bu burhan geri alinmaz ama artik onun yaptigi istidraç olur. Bundan dolayi sis burhanini ancak Seriati düzgün Ahlaki güzel Kamil zâtlar tarafindan yapilir, bu zâtlarin haricinde, günahtir ahirette azabi elime duçar olurlar.
Vacip, sünnet ve müstehap olmak üzere üç kisma ayrilir.
Bir kimse itikâfa girmeyi nezreder, yani adarsa bu, üzerine vacip olur. Örnegin Allah rizasi için üç gün itikâfa girmek üzerime borç olsun seklinde bir sarta baglamak ile olabilecegi gibi, bu hastaliktan kurtulursam, hastam sifa bulursa veya su isim olursa su kadar gün itikâfa girecegim seklinde bir sarta bagli olarak da olur. Bu durumda bekledigi olunca belirttigi gün kadar itikâfa girmesi üzerine vacip olur. Girmezse günahkâr olur. Çünkü ayet-i kerimede:
Ey iman edenler akitlerinize vefa gösterip yerine getirin
( Maide / 1) buyrulmustur.
Peygamber Efendimiz (sav) de: Kim Allah'a itaat hususunda adakta bulunursa adagini yerine getirip Allah'a itaat etsin (Buhari) buyurmustur.
Ramazan'in son on gününde itikâfa girmek sünnettir. Çünkü Peygamber Efendimiz daha önce belirttigimiz gibi ramazan orucunun farz kilinmasindan itibaren ömrünün sonuna kadar her ramazan ayinin son on gününde itikâfa girmistir.
Bunlarin disinda zaman zaman itikâfa girmek ise müstehaptir. Vacip olan itikâfta oruç sarttir. Bu nedenle nezredilen itikâf bir günden az olamaz. Sünnet olan itikâf Ramazan'da oldugu için zaten oruçludur.
Müstehap olan itikâfa gelince, onun muayyen bir müddeti yoktur, kisa bir an için de olabilir. Hatta mescide giren kimse çikincaya kadar itikâfa niyet ederse orada kaldigi müddetçe itikâfta sayilir,
Yukarida zikrettigimiz konu çerçevesinde seriata Itikâf Mescid ve mescid hükmünde olan bir yerde ibadet niyeti ile durmak manasina gelir. Itikâf yapan Müslüman, akilli ve temiz bulunmalidir. Bu sebeple Müslüman olmayanin, delinin, cünüp, hayiz, nifas halinde bulunan kadinin itikâfi caiz degildir. Ayrica itikâfa niyet de sarttir. Zira niyetsiz yapilan itikâf geçerli degildir.
Kadinlar da kendi evlerinde mescid olarak ayiracaklari bir odada itikâfta bulunabilirler. Buralar onlarin hakkinda birer mescid sayilir. Kadinlarin kendi evlerinde namaz kilmalari, mescidlerde namaz kilmalarindan daha faziletli oldugu gibi, evlerinde itikâflari da her türlü fitne ve fesat düsüncesinden beri olacagi cihetle mescitlerde itikâfta bulunmalarindan daha faziletlidir.
Itikâf halinde olan bir kimsenin dini ve tabi ihtiyaçlari için zaruri olarak mescidden çikmasi, itikâfini bozmaz. Itikâfta bulunanin Cuma namazi için veya abdest ve gusül ihtiyacini karsilamak için mescidden çikmasi, mescidin yikilmaya baslamasi veya oradan herhangi bir sebeple zorla çikarilmasi Gibi, zaruri ve tabii özür halleri itikâfa zarar vermez. Baska bir mescidde itikâf tamamlanir. Tabii ihtiyaçlarini karsilamaya gelince, gidebilecegi en yakin mekâna gitmek gerekir.
Itikâf, Kur'an ve sünnette sabittir. Kur'an da Ramazan ayinin gecelerinden söz edilirken
Camilerde itikâfta iken de hanimlariniza yaklasmayin (Bakara /187) buyrulur.
Baska bir ayette itikâf ibadetinin daha önceki ümmetlerde de yapildigina isaret edilir.(Bakara /125)
Hz. Peygamberin( sav) özellikle Ramazan içinde ve Ramazanin son on gününde itikâf yaptigini bildiren çesitli hadisi serifler vardir. Hz. Aise'nin söyle dedigi nakledilmistir:
Rasulullah (sav) Ramazanin son on gününde itikâf yaparlardi. Bu durum vefat zamanina kadar bu sekilde devam etmistir (Buhari) Itikâf sayesinde insanin maneviyati artar, kalbi nurlanir, simasinda kulluk nisanlari parlar, ilahi feyizlere kavusur. Peygamber (sav) Efendimiz;
Itikâfta olan, günahlardan uzaklasir, her iyiligi islemis gibi sevaba kavusur (Ibni Mace)
Bir devenin iki sagimi kadar itikâf eden, bir köle azât etmis gibi sevap kazanir (Tenvir)
Ramazanda on gün itikâf eden, iki defa (nafile ) hac yapmis gibi sevap kazanir (Beyhaki)
Yukarida bahsettigimiz seriatta itikâftir, sünneti müekkededir. Cemaatten biri itikâfa girince bu görev digerlerinden düsmüs olur. Itikâfin sartlari, niyet etmek, oruçlu olmak, itikâfi bes vakit cemaatle kilinan camide yapmak ve kadinin ayhali ve logusa halinde olmamasidir.
Tarikatta Itikâf
Tarikatta Itikâfin nasil yapildigini Asrimizin mana günesi yolumuzun isigi muhterem üstadimiz
Abdullah Baba (ks)Aziz Hz.leri söyle anlattilar:
Tarikatta itikâfa girecek olan kimseyi üstadi bir hücreye çeker, canli hayvandan çikanlari, bal yumurta, et, tereyagi, süt, peynir vs, yiyemez.
Ancak zeytin, zeytinyagi, ayçiçek yagi, çorba, pilav, sebze, meyve ve diger hububatlardan yiyebilir. Tuz katiyen yemez çünkü tuz yedigi zaman suyu çok içer vücut agirlasir, miskinlesir ve uyku verir. Uyku gelmemesi için tuzsuz tavsiye edilir. Itikâf ta dört saat uyku verilir. Sadece tuvalet ihtiyaci oldugu zaman disari çikilabilir, abdest almaya çikarken yüzü örtülü olmalidir.
Bu sekil Itikâfa girecek olan kisiyi Üstadi hücreye katar, itikâfta yapacagi esmalari verilir. Günlük yetmis bin tevhid La Ilahe Illallah eger dili söylerse yetistiremez, dilini ucunu disinin altina yerlestirecek ve bu sekilde söylerken kalbide La Ilahe Illallahdemeye baslar. Eli dahi tesbih çekerken, kalbinin zikrine yetisemez ve içeriye çesitli renklerde nurlar gelmeye baslar Beyaz nur, sari nur, yesil nur, mor nur, kirmizi nur, mavi nur ve sonun da siyah nura ulasir. Burada Piranlar gelir, Üstadi gelir, melekler, tayfayi cin, seytan gelir. Seytan bir taraftan bagirir çagirir, korkutmak için acayip garaip haller yapar, aldatmaya çalisir, nur gösterir ben senden razi oldum, bu tarafa gel diye çagirir, itibar edilmez.
Itikâftaki Zât Ibrahim'in (as) Cenabi Zül Celal Hz.lerine teslim oldugu gibi teslim olur. Iste burada bütün enbiyalar tesrif ederler, onlarla beraber zikir yaparlar, Allah-ü Teâlâ Hz.lerinin sayisiz lütuf ve ihsanina gark olur. Bu sekilde yapilan itikâfa da tasavvuf itikâfi denir. Ancak bu Itikâfa Mürsidi Kamil olan Rasulullah (sav) Efendimizin varisi zâtlarin isareti ve kontrolünde girilir. Buyurdular.
Fena fi's- Seyh, Fena Fi'r- Resul, Fenaillah
Muhterem Üstadimiz Abdullah Baba (KS) Aziz hazretleri Bu konu hakkinda kendisine soru yönlettigimizde bize söyle buyurdular
Fena fi's-Seyh:
Mürsidi Kamile baglanan talip, Seyhini çok sever ve O'na derinden muhabbet eder. Allah'in dostuna söz verdim' diye ihsan üzere yasayip, zikir ile mesgul olur. Seyhinin seklini, suretini düsünüp zikir yapmaya basladiginda veya rabita yaparken, Seyhinin suretini kalbinde algilarken, baslangiçta sanki televizyon ekranindaki karlama gibi algilar. Sonra görüntü netleserek, Seyhini görmeye baslar.
Tasavvufi terimlerden mühim bir mahiyet arz eden FENA kavramini, ilk defa büyük Sufilerden Ebu Said el-Harraz kullanmis ve O'nun kitap ve sünnet esaslarina uygun olarak açikladigi bu kavram, daha sonra Istilah olarak bütün Sufilerce kabul görmüstür.
Fena; müridin Allah'a kavusma yolunda geçmesi gereken menzillerden birisidir. Mâna olarak, kulun kendi varligini görmekten siyrilma halidir. Bundan gaye; parlak bir imana sahip bulunmak, nefsin çirkin vasiflarini güzel vasiflara tebdil edip degistirmek sureti ile yüce Allah'in ahlaki ile ahlaklanmaktir.
Buradan hareketle Sufiler, bu kâmil vasfa erismek için evvela bu yolda kilavuz hükmünde olan Üstadin ahlakiyla ahlaklanmayi, Seyr-i Sülûk yapmaya kabiliyetli olan Salikler için, birinci adim niteligi arz ettigini vurgulamislardir. Bu itibarla Hakka asina olan Talip, kendisine bir Mürsid-i Kamil bulmali ve ona intisab edip baglanmalidir. Bu bagliliktan sonra ancak kendisine Mürid denilir.
Mürid seyhini çok sevmelidir. Amel ve ahlak noktasinda seyhini örnek edindikçe, Seyr-i Sülûke elverisli hale gelir. Seyr-i Sülûke baslayabilmesi için, seyhini çok sevip, her seyden önce kendisine ulasan feyiz ve tecellilerin O'nun vasitasi ile ulastigini kabullenmelidir. Hatta bu konuda Hanefi fakihleri buyururlar ki: Bir kimse eger üstadina baska birisini tercih ederse, Islam'in en saglam kulpunu koparmis olur Bu bakimdan, üstadin varligi akilli bir mürid için hayata canlilik veren su misalidir.
Üstadimiz daima derdi ki:
Evladim!
Bu zamanda Seyh dervisi sever, dervis de seyhini severse, aralarinda muhabbet günesi dogar. Bu muhabbet günesinden de Nur-u Muhammedi dogar. Iste dervisi maksada ulastiracak olan budur' buyururdu. Su halde seyhe muhabbet, maksada götüren büyük bir amildir!
Salik, üstadinin verdigi vazifeyi yaparken, gönül gözünün frekansi açilarak, suhud âleminde üstadinin ruhaniyetini görmeye baslar. Bu görüntü net bir sekil aldiktan sonra, artik seyh ile manevi birliktelik elde edilmeye baslanir. Bu hal, günlük yasantisinda da müride sik sik vaki olur. Nitekim bu, Hz. Ebubekir-i (ra)'in : Ya Rasulullah! Her nereye baksam sizi görüyorum dedigi kivama gelindigini gösterir. Üstadimiz bunu Müridlerinden birisinin durumunu örnek göstererek belgelemek amaciyla buyurdular ki:
Ihvanimizin birisi söyle anlatti :
Televizyon seyrederken sizi gördüm. Ekranda bir ben oluyorum, bir siz oluyorsunuz. Çarsiya gittim orada da ayni. Ailemin yanina ve tuvalete gidemez oldum' dedi. Iste bu gibi hallere Tasavvufta Seyhte fani olma denilir. Mürid bu hali ile Seyhinde fani oluyor. Bu durumda olan dervise, üstadi tarafindan uygun olan Ilahi bir esma verilir.
Yani, kardesimiz televizyon aynasinda birden kendi cismini görüyor ve ayni zamanda da kendi cismi Efendi Hazretlerinin cismi oluveriyor. Demek ki; o kardesimizde baslangiç bu sekilde olmus. Daha sonra çarsiya gidiyor ve orada da benzeri haller yasiyor. Zaten bu baslangica varildigi zaman, insanda böylesi saskinliklar söz konusu olur. Her nereye gitse ve her nereye baksa, orada Üstadini müsahede eder. Bu defa gayr-i ihtiyari olarak bir edep müridi içten içe kusativerir de, her an üstadi ile beraber bulunuyor gibi hareket eder. Beseri iliskilerindeki degisiklik bundandir. Bu durumda Salik, yasadigi hali üstadina anlatmalidir. Eger bu konuda tecrübesi olmayan kimselere halini anlatacak olursa, vay haline! Allah'a sükürler olsun ki, üstadinda fani olan kardeslerimizin varligi, bu yolun ulviligini tescil etmektedir. Bu, Allah'in bir fazli keremidir süphesiz. Allah-u Teâlâ bizleri sadakat sirrina mazhar eylesin. Âmin!
Fena fi's-Seyh makaminda olan bir müride, tevhid mertebelerine ulasmasina yardimci olmasi için, üstadi tarafindan ilahi isimlerden Hay ismine devamli olmasi telkin edilir. Bu makamin zirvesine ulastikça, yasadigi hallere göre her nefeste okuyacagi zikirlerde zaman degisiklik olur ki, her menzilde okunacak Esma-i Ilahiyye farkli farklidir. Salik bu makami Hak ismi celili ile tamamlar.
Asirlardir kendilerinden Evliyaullah diye bahsedilen zâtlar, Fena mertebelerini bahsedilen sekilde asmislar ve durumlarini da kendi üsluplari ile dile getirmislerdir. Bu bahtiyarlardan birisi de Yunus Emre Hazretleridir. Seyhinde fani olusunu ifade eden siirinin bir beytinde der ki:
Açildi Sir babi Seyhim yüzünden
Can sefalar buldu tatli sözünden
Masiva tozunu gönül gözünden
Tevhid ile sildik elhamdülillah
Bundan sonra Üstadimiz Abdullah Baba (ks) Hz.leri Fena makamlarinin ikinci merdiveni olan Fena fi'r-Resul makamini anlatmak üzere söyle buyurdular:
Fena fi'r-Resul' makami;
Müridin Hay esmasinda baslayip, Hak esmasina kadar devam eden Fena fi's-Seyh' hali, bu makamin sonunda Peygamber (sav) Efendimize dönmeye baslar. Nereye bakarsa Rasulullah (sav) Efendimizi görür. Rasulullah (sav)'in cemaliyle, kemaliyle, nuruyla beraber olur. Kâinatta ne varsa Rasulullah (sav) Efendimizin nurundan halk olundugunu görür. Yanilacagi zaman hemen karsisina çikiverir. Buna da Fena fi'r-Resul' denir. Üstadi Gayyum esmasini verir.
Fena fi'r-Resul makami, âlemlerin Efendisine duyulan ask, sevk, sevgi ve muhabbetin zirve noktasidir. Salik, bu makamda O'na ümmet olmanin verdigi gönül zenginligi ile dolup tasar. Bütün sevgileri, tutkulari artik bu sevginin içerisinde erir, kaybolur. Zira her ne yapsa, ancak O'nun izin ve müsaadesi ile yapar. Pek çok zât demislerdir ki: Eger Allah'in Resulünü bir an gözümüzün önünden kaybedecek olsak, kendimizi küfre düsmüs sayariz! buyurmuslardir. Bu hal, makamlarda zirveye ulasmis zâtlara mahsus bir haldir. Nitekim Imam Sa'rani bu makamda bulunan bir veli zâtin, Rasulullah (sav)'in ayagini önünde görmeden adim atmasinin caiz olmadigini belirtir.
Bugün Rasulullah (sav) Efendimizi idrakten aciz kalan sinek tabiatli kimselerin, O'nun essiz sünnetlerini hafife almalarindaki seviyesizlikleri bize sunu anlatir: Eger onlar sufilerin bu güzel metodu ile yetismis olsalardi, O'nun örnek ahlakindan nasip alirlardi. Kalben suhuda erip, Allah'in Resulünü görme derecesini elde edip, her nerede bir bosluk biraksalar, âlemlerin Efendisinin tatli ikazi ile karsilasirlar ve gaflete düsmezler. Ama bu sistemi benimsemedikleri için, Allah'in Resulünü görme nimetinden mahrum kalmaktadirlar.
Üstadimiz, bundan sonra Fena mertebesinin son kismina geçerek, bu makamin baslangici ve zirvesi hakkinda söyle açiklama yapar:
Fenafillâh;
Salik Nefs-i Safiye'ye gelince, eger kabiliyetli ise yedi gök tabakasini, sekiz Cenneti geçer. Cenabi Zül-Celal Hz.lerinin zâtinda degil, sifatlarinda fani olur. Bütün kâinatta zerre zerre kendini görür. Yiyen de, içen de, tozan da, o olur. Hallaci Mansur'un: Ene'l-Hak demesi Beyazid-i Bistami'nin Cübbemin altinda Allah var dedigi bundandir. Yani bir tür saskinlik hali belirir. Buna da Fenafillâh denir.
Salikin Allah-ü Teâlâ'ya olan seyrinde, Nefsi Safiyye makamina geldigi zaman, artik Sülûkün sonuna dogru varmasi söz konusudur. Bu zamana kadar elde edilen tecrübe ve manevi dereceler, artik onda bir makam halini alir. Nefis her zaman isyan bayragini çekip itiraz etse de, Sultani Ruh yükselip, Emir âlemindeki Hak Teâlâ'nin Kün yani Ol emri ile meydana getirdigi menziline kavustugunda, bu defa o da oraya ulasarak, yaradilis geregi olarak Hak ile hükmetmeye baslar. Artik kisi için geri dönüs yoktur. Salikin geçtigi menziller Seyr-i Sülûk bahsinde anlatildigi için burada açiklama ihtiyaci duymuyoruz.
Hulasa; asli hüviyetine kavusuncaya kadar Seyr-i Sülûk devam eder. Nihayet sonunda Hak Teâlâ'nin kisinin durumuna göre yakinlik kurmasi artik söz konusudur. Bunun için: Fani olan bir kimse için, hiçbir korku yoktur' denilir. Neden korksun ki? Zira Hak Teâlâ'ya ulasan, O'ndan baska seyle huzur bulamaz. O'ndan her ne gelirse gelsin, o zâtin nazarinda birdir.
Yunus Emre der ki:
Gelse Celalinden cefa,
Yahut Cemalinden vefa,
Ikisi de cana sefa,
Kahrin da hos, Lutfun da hos.
Evet, gönül huzurunu Allah-ü Teâlâ ile elde eden zâtlar, bu makamda âlemde bulunan her seyin Allah'in irade, fiil ve sifatlari ile meydana geldigini görür. Bu defa bu konuyu beser lügati anlatmadigi için, zaman zaman çeliskiye düser. Bazilari tipki bir sarhos üslubuyla hareket ederek, bir takim acayip davranislar sergileyebilirler. Bunlara Tasavvuf'ta SATHIYYE veya SATAHAT denilir.
Sufiyye istilahinda Satahat; Salikin feyiz ve istigrak aninda kendinden geçerek, elinde olmaksizin söyledigi muvazenesiz sözler demektir. Bu sözün zahirine bakildiginda, Seriata aykiri oldugu görülür. Ancak Salik kendisine geldigi zaman bu sözleri ne kabul eder ve ne de bu sözün pesine düser. Çünkü o sözleri söyledigi anda, Rabbi ile beraber olmanin zevki içerisinde, elinde olmadan sevk ve nese içerisindedir.
Nasil ki insan çok sevdigi bir kimseyi gördügü anda heyecanlanir ve ne yaptigini bilmezse, Salik de öyledir. Hadis bilginleri Rasulullah (sav) Efendimizden geçmis ümmetlere ait bir kissayi naklederler. Ki, bir adamin çölde giderken üzerinde yiyecegi ve içecegi bulunan devesi kaçar. Adam tam devesinden ümidini kestigi bir anda, bir agacin gölgesi altinda gölgelenirken, Allah-ü Teâlâ adamin devesini buldurur. Adam bakar ki yiyecegi de, içecegi de devesinde duruyor. O anda sevinç ve heyecanin birbirine karismasi neticesinde dilinden su sözler dökülür:
Allahim! Sen benim kulumsun, ben de senin Rabbinim. bu hadiseye göre bazi hal ehli kimselerin, bu makamda kendinden geçerek söyledikleri sözler sebebi ile mazur görülecegini belirtmislerdir.
Hulasa; Beyazid-i Bistami, Hallac-i Mansur gibi, Sufiyyenin önde gelenleri tarafindan söylenen sözlerin, birer sathiyat oldugu kabul edilerek, onlarin bu gibi sözlerini mazur görmek gerektigini belirtmislerdir. Sonuç olarak; Fenafillâh makami, Salikin Rabbi hakkinda bilgisinin netlik kazandigi, Allah'in sifat ve fiillerindeki sirlara vakif oldugu, bu makamda iken yari sarhos bir halde bulundugu ve hepsinden önemlisi de, Salikin kendi iradesinden siyrilip, Rabbinin iradesine tam olarak teslim oldugu makamdir.
Yunus Emre'm Kamil oldu Imanin
Hz. Hakka vasil oldu bu canin
La Mekân Sehridir senin mekânin
Fenafillâh olduk Elhamdülillah
Rabbim cümlemize bu sifatlari ihsan buyurup, bizleri salihler ve Sadiklar topluluguna eristirsin. Âmin.
Allah-ü Teâlâ Hz.leri dünyanin cismani düzenini saglamak için bazi insanlarin bir takim görevler üstlenmesini murat ettigi gibi âlemdeki manevi ve ruhani düzenin korunmasi, hayirlarin temini, kötülüklerin giderilmesi için de sevdigi bazi kullarini görevlendirmistir. Bunlar büyük peygamberlerin yerine, onlardan bedel kisilerdir. Allah'in yeryüzünü kendilerine musahhar kildigi kimseler olarak degerlendirmistir. Onlar âlemin intizam sebebidir. Insanlarin islerini Allah'in kendilerine vermis oldugu ilahi müsaade ile tanzim ederler.
Herkes tarafindan kolayca taninmayan ve gizli olan bir takim sirlara vakif olan bu zâtlarin kendi içerisinde hiyerarsik bir düzeni söz konusudur. Bu toplulugun içine bazen kadinlardan da dâhil olanlar olur.
Hatta bu toplantiya Rasulullah (sav)'in ruhaniyetinin de istirak ettigi olur. Bu toplanti zahirle ilgili olmadigi için, ruhen yapilan bir seyr-ü seferin neticesidir. Bu topluluk, hususi bir sekilde tanzim olundugu için Rasulullah (sav)'in:
Ruhlar, tanzim edilmis ordular gibidirler. Bunlardan ruhlar âleminde bilisenler, birbirleri ile ülfet ve muhabbet ederler. Bilisemeyenler de ihtilafa düserler (Sünen-i Ebi Davud) buyurdugu hadisin delaleti ile bu zâtlar da tanzim olunmus birer ordu gibidirler.
Yani baslarinda itaat edecekleri bir emirleri, kendilerine yol gösterecegi imamlari, müsküllerini çözecek hâkimleri bulunur. Böyle donanimli bir topluluk arz ettikleri için bunlara: Salihler Divani manasina, Divan-i Salihin denilir. Hak Teâlâ tarafindan bir veliye ihsan olunan herhangi bir rütbe veya makam, bu Salihler Divani'nda merasimle bütün Ehlullaha arzedilir. Artik o zât, veliler arasinda o rütbeyle taninir ve kendisine verilen manevi bir isimle anilir. Bir Mürsid-i Kamil, irsad vazifesi ile memur oldugu zaman, bu manevi divanda böyle bir merasim icra olunur.
Toplantilarda dünyanin gidisati hakkinda, çesitli ülkelerin durumu hakkinda, tabii afetleri dogal olaylar hakkinda vs. belli kararlar alirlar. Bu kararlarin uygulanmasi da o bölgelerin sorumlularina verilir... O bölgelerin sorumlulari da, emirlerindeki melekler veya cinleri kullanarak kararlari yürürlüge sokarlar bunlar, Divan da alinan kararlari uygulayan görevli veliler Rical-i Gayb ordusudur... Bazi isler , vardir ki, bilfiil kendileri tatbik ederler, yaparlar Bazi isler de vardir ki onlari görevli meleklere veya cinlere yaptirtirlar!
Iste Divan in aldigi bir takim kararlar, görevli veliler tarafindan ilgili birimler harekete geçirilmek suretiyle uygulamaya konur... Olaylarin o kararlar istikametinde gelismesi olusturulur... Ve nihayet sartlar tam olgunlastiginda olaylar Patlak verir! Biz disaridan baktigimizda, saniriz ki bir anda bu olaylar patladi! Oysa o olaylarin kökeni çok yillar öncesine dayanir. Ve iste bahsettigimiz Rical-i Gayb denen zevatin, Hakk`in takdirini tahakkuk ettirmesi olayi da böylece gerçeklesir! Tabii, bunlarin disaridan anlasilmasi mümkün degildir. Nitekim bir açiklama da vardir bu konuda...
Rasûlullah (sav) söyle buyurmaktadir;
Eger Allah bir olayi takdir etmisse, o anda kisinin aklini basindan alir, kisi fiili isler; sonra da o kisinin aklini ona iade eder.
Bu defa o kisi; "tuh... Ben ne yaptim da bu karari aldim, nasil oldu da bu fiili isledim" der, pisman olur. Behemâhal Allah'in takdiri yerine gelir!
Simdi, burada dikkat edin!
Behemâhal Allah'in takdiri yerine gelir
Bu isler, bu manevî görevlilerin varligi ile Hakk`in takdirinin ve kudretinin ortaya çikmasi olayidir!
Bu merasime Âlemlerin Efendisinin (sav) ruhaniyeti basta olmak üzere, diger Peygamberlerin de ruhaniyetleri istirak eder. Bundan baska Cihar-i Yâri Güzin Efendilerimiz ile birlikte, Ashab-i Kiram, Tabiin ve Tebe-i Tabiin'in Sufiyyeden olan imamlari, Mezheb sahipleri ve o zamana kadar gelmis geçmis bütün Ehlullah hazarati bulunurlar. Büyük bir merasim icra olunup, sonunda Rasulullah (sav)'in dua etmesi ile merasim sona erer.